Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İç kamuoyunun ayrıştırılıp, bölgenin gerilip, düşmanlıkların kalıcılığa döndürülmesinde bunlardan daha müsait kalemlerin olamayacağını nereden bilebilirdik.
Türkiye İslamcılığın, ABD’ye bu denli açık oluşu, yüzyıla yaklaşan batılılaşma projesinin bir tezahürü. Batıyla yaşanan her stratejik birlikteliğin, mutlaka bir toplumsal ıslah karşılığı da oluştu. Batı, Türkiye’yle ilişki biçimini çok başarılı bir biçimde yürüttü diyebiliriz. Osmanlı bakiyesi bir ülkenin bugün özgün olamaması, dış politikasının bağımsızlığı, hele son dönemeçte İslamcılarının bu denli yumuşak savaşla çökertilmesi, bu ilişkide batılıların övünç kaynağı…
İster cemaat kültüründen gelsin, tarikat ehli olsun, isterse dar çerçevede yetişsin, radikal olsun; bugün, bu ülkenin İslamcılarının genel karakterleri Batı’ya yakın/yatkın, Doğu’ya ise, Batı’nın çizdiği çerçevede oluşlarıdır. Kendileri bunu kabul etmeyebilirler; ancak, tahlillerden çıkan sonuçlardır gerçek olan. “Kahrolsun ABD!, ABD, Ortadoğu’dan defol!, Şii-Sünni kardeştir; ABD kalleştir!” sloganlarının atıldığı Beyazıt Meydanı, olayları yıllarca kenardan izleyen batılı toplum mühendislerince zaaf noktalarından ele alınınca; “biz bu sloganları “Kahrolsun Hizbullah!, İran, Ortadoğu’dan defol!, Şii-Sünni düşmandır; ABD kardeştir!” şekline çeviririz merak edilmesin” raporları batılı başkentlerin istihbarat dairelerinde dolaşır oldu.
AKP, uyguladığı siyasetle bu ülkeyi, ABD’ye karşı en uysal hale sokan projeleri hayata geçirerek yumuşak geçişi sağlıyor. Türkiye’nin en geniş cemaat projesi olan Fetullahcılığın yanı sıra, artık irili ufaklı binlerce oluşum ABD ile stratejik ortaklığın semeresi sayılmakta.
Şu anda yazılı ve görsel medyada rol ifa eden İslamcı kalemlerin kahir ekseriyetini de bu anlamda değerlendirmek gerekiyor. Hiçbiri tesadüfen orda değiller, yazdıkları ve konuştuklarıyla bir “memur” misyonundalar. Bekir Bozdağ’ın ağzından dillendirilen “Hizbullah, Hizbul şeytan olsun” sözleri, nasıl ki, bir Hükümet temennisinin dile getirilmesiyse, gazetelerde dile getirilen söylemlerde sadece o kalemlerden sadır olan tespitler olarak ele alınmamalı.
İlkokul müsameresinde bir taraftan öğretilen şiiri okurken, diğer taraftan gözleri öğretmenin gözünde olan çocuklar gibiler. Başbakan’ın Kasımpaşalılığından bu ülkede en çok ürken, en çok korkan kesim, bu kesim… Ürkmeyle beraber, edindikleri imtiyazın doğurduğu “borçluluk hissini” de not etmek lazım.
Köşeden bucaktan toplandıkları merkezden, arada bir kenara koyulanları gördükçe en gür sesleriyle “padişahım sen çok yaşa” diyerek koruyorlar konumlarını. En kıdemli İslamcı yazarlardan Ahmet Taşgetiren’in Yeni Şafak’tan kovulması, Fehmi Koru’nun umuma açık ortamda bizzat Başbakan’ın ağzından “Sevsinler seni” zılgıtını yemesi, kenarda gezinen yeni yetmelerin çeki düzende olmalarını sağlayan en bariz örnekler. “AKP, bu ülkeye iki numara büyük!” sözü, bu cenahın psikolojisinin tahlili açısından anahtar niteliğindedir.
Hükümetin enformasyon dairesi gibi çalışan bu kesimlerin ellerinde silgi, ha bire geçmişlerini siliyor olma çabaları, ideolojik duruş sahibi olmanın ne denli itibarlı bir şey olduğunu öğretiyor hepimize.
“Gerçek” bu ülkede hiç bu denli mazlum edilmemişti. İsmi konmamış bir tutsaklık yaşayan iktidara ilişik bu kesimler, ne iç meselelerde ne de bölgemizde gelişen olaylar karşısında AKP/ABD stratejik birlikteliğini aşamıyorlar. “Mollalar İran’a!” döneminde dahi bu denli kokuşmuşluk yaşanmamıştı.
Üç ekol; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Davutoğlu ekolündenler…
En büyük mücadele içinde olanlar da “Stratejik derinlik” sahibinin ahlakından olanlar. Bu gurup, yıkım ekibi, hiçbir kuralları yok, Başbakan, hangi konumdaysa ona en hızlı uyumu bunlar sağlamakta ve direnenlerin üzerine saldırmakta. Başbakan’a itaat eder gibi görünüp; O’nu en fazla amaçları doğrultusuna çekenler yine bunlar. Kışkırtma ekibi! En son Reyhanlı saldırısında neredeyse oradaki halkı dövecek cümleler kurdular. Suriye’de kan denizinin büyütülüp, ölümlerin çoğalmasının ardında da bunlar var. Mezhep savaşının gönüllü elçileri… İran, Hizbullah konusunda ise bir an önce bu ikilinin ortadan kaldırılması için İsrail’le bile işbirliğine Kur’an’dan, Hadis’ten bile örnek getirirler. İran ve Hizbullah’a karşı yıllardır anlamsız bir kıskançlıkları zaten vardı. Her Suriye’ye gidiş-gelişlerinde ellerinin boş olması, sonunda baş kesip ciğer yiyenlerle ittifaklarını doğurdu.
28 Şubat’ın o ağır atmosferi altında bu ülkede birçok İslamcı olmayan gazeteci- yazar, baskılar karşısında kalem oynatıp, yapılan hukuksuzluğa tepki gösteriyordu. Bugün, değişim dönüşümleriyle ülkedeki hukuksuzluğun en büyük uygulayıcıları olan o günkü İslamcılar, tıpkı kendilerine uygulananı uygulayan oldular. Güçsüzken, güçlülerden adalet dileyenler; güçlenince, intikam duygularının tesiri ve iktidar erkinin tokmağıyla “güçlü, haklıdır” tezinin savunucuları oldular.
Şimdiki durum ise öncekinden kat be kat kötü. Etnik ve Mezhep milliyetçiliği, bölgenin yangını ve yıllarca kapanmayacak yaralar açılmakta.
Kartların karılıp, yeniden açıldığı bir dönemi yaşıyoruz.
Katil, maktulünün başında ağlıyor. Her şeyi bilerek birbirine karıştırdılar. Şiileri, mezhep üzerinden ötekileştirerek yakınlaştıkları ABD’nin, kendi dinlerinden dahi olmayışlarının bir soru olarak karşılarına çıkmaması için akıl tutulmalarının yaşanması gereken ortamlara ihtiyaç var, bunu yaratıyorlar. İran’a ağabeylik yapamıyorlar, Rusya’ya söz diyecek hazırlıkları yok. ABD’ye itaatte, itaatsizlik yapamıyorlar. Ortadoğu’yu perişan, Hamas’ı kurban ettiler. Son gelen bilgilere göre Hamas, Hizbullah’la birlikte olduğu dönemlerin stratejik bilgilerini Suriye’deki muhaliflerle paylaşıyormuş, onların eğitiminde rol alıyormuş. Davutoğlu, onları direniş ekseninden öyle büyük yalanlarla kandırıp kopardı ki, Halit Meş’al, son AKP Genel Kongresine katılıp Recep Tayyip Erdoğan için “İslam Dünyası’nın Lideridir!” diyerek Katar’a yerleşti. AA ajansı, içine sokulan bahse konu ettiğimiz gazeteci kesimlerle, bölgede yalan makinesine dönmüş durumda. Türkiye’den kandırılıp götürülenlerin cesetlerinin gelmeye başlanmasıyla ne denli büyük vebalin ortağı oldukları da ortaya çıkmış oldu. Siz bakmayın bebekler üzerinden akıtılan timsah gözyaşlarına. O bebeklerin sayısının daha da artması için Batılı Başkentlerde yapılan silah satış kulisleri, uluslararası silah tüccarlarının Hatay misafirlikleriyle devam etmekte.
Ve son söz: Herkes konuştu, konuşuyor. Biz, tüm bu yaşadıklarımızla birlikte at izinin, it izine karıştığı bu coğrafyada, Gül yüzlü Seyyidimiz, Özgürlük savaşçılarının komutanı Hasan Nasrallah’a inanırız. O doğru sözlülerin komutanı, 25.05.2013 tarihli Direniş ve Kurtuluş Günü’ndeki tarihi konuşmasında dedi ki:
…Değerli kardeşlerim! Biz, tam olarak bir kaç hafta önce başlayan yeni bir merhaleyle karşı karşıyayız. Bu yeni merhalenin adı direnişi ve sırtını korumaktır, Lübnan'ı ve sırtını korumaktır. Bu, herkesin sorumluluğundadır. Ben, herhangi birisinden bu sorumluluğa katılmasını istemiyorum. Bu savaş, daha önceki savaşlarda olduğu gibi adamları biz olan savaştır. Biz, inşaallah zaferler kazanacağız. Biz, yolu sürdüreceğiz. Sorumluluğu göğüsleyecek ve her türlü fedakârlığa katlanacağız.
Değişik şekillerde çektiğimiz acılarla beraber; çok şükür, zafer direnişin olacak!
MUHAMMED AK